"POLİTİK ARAÇ" OLARAK ETNİK UNSURLAR
Etnik unsurların “politik araç” olarak kullanımının acı sonuçları
Başta ABD ve Türkiye olmak üzere, Irak’taki soruna taraf durumunda olan ülkelerin birleştikleri nokta, “Irak’ın toprak bütünlüğünün mutlaka korunması” gerektiği yönündedir. Bu açıdan bakıldığında, söz konusu ülkelerin tamamı, Irak’ın parçalanmasını ve bölgede “Kürt Devleti” ya da “Şii devleti” vb. gibi etnik temele dayalı siyasal bir oluşum istemediğini en azından resmi düzeyde ortaya koymaktadır.
Demokratik, çoğulcu bir Irak devletinden bahsederek, ilkesel anlamda, etnik ayrılıkları kaşıyacak bir devlete karşı olduğunu öne süren söz konusu ülkelerin, aynı etnik unsurları adeta satranç tahtasındaki piyonlar olarak görmesi ise dikkat çekicidir. Irak’ta etnik ve dini temelde bir devlete soğuk baktığını söyleyen ABD, Türkiye, Suriye ve İran gibi aktör ülkelerin Irak’la ilgili siyasi amaçlarına ulaşmada söylemleri ile uygulamaları arasında ciddi bir çelişki vardır.
Tüm hesaplarını körfez petrollerinin ve İsrail’in güvenliği üzerine kuran Amerikan yönetimi, geçmişte bunu riske atabilecek her girişime sert bir tepki verirken, gerek merkezi yönetim gerekse çevre ülkeler üzerinde baskı unsuru oluşturmak için Kuzey Irak bölgesinde bilinçli bir otorite boşluğu yaratmış ve belirli etnik grupların güçlenmesini sağlamıştır.
Buna karşın söz konusu dengesiz oluşumdan çekinen Suriye, Türkiye ve İran, siyasal inisiyatif geliştirmede başarısız kaldıkları dönemlerde tıpkı ABD’nin yaptığına benzer şekilde rakip etnik grupları birbirine karşı güçlendirmiş ya da en azından rakibinin nüfuzunu kırma konusunda bu grupları kullanmaktan çekinmemişlerdir. Söz konusu ülkelerin, bölge politikalarında etnik gruplara yönelmesi, onları muhatap alarak siyasal bir güç haline dönüştürmeleri, sorunun çözümüne yardımcı olmadığı gibi, gruplar arası çatışmaları artırarak bölgedeki insanların birbirlerini kırmalarına yol açmıştır.
Yaşanan çatışmalar, bölgeye yeni müdahaleleri getirirken, birçok sivil insanın mağduriyetine ve etnik kan davalarının derinleşmesine yol açmıştır. Irak’a yönelik son işgalde açık biçimde görüldüğü gibi, Amerikan yönetimi kendi müttefiki olarak gördüğü Kuzey Irak Kürtlerini, merkezi otoritenin çökertilmesinde aktif olarak kullanmış ve bundan sonra kurulacak devletin niteliği ne olursa olsun Iraklıların arasına yıkılması kolay olmayacak duvarlar örmüştür.
Irak’a komşu olan ülkelere bakıldığında benzer durumlar aynı acı sonuçları vermektedir. Irak ve İran arasındaki savaş boyunca, her iki ülkede yaşayan Kürtler için de bu savaş, bazı oldu bittiler için fırsat olarak görülmüştü. Ancak savaş bittiğinde durum daha da kötüleşti. Özellikle 1990’ların başından itibaren yaşanan süreç ortaya koymuştur ki soruna taraf olan ülkelerin her biri, hemen her fırsatı kendi içlerindeki Kürt sorunuyla başa çıkmanın bir aracı olarak görmüşlerdir. Güvenlik kaygıları nedeniyle bölgedeki hemen her ülke kendi içindeki Kürt nüfusa karşı baskı yoluna başvururken, karşı tarafın Kürt ayrılıkçılarına ve kaçakçılarına lütufkar davranmaktan çekinmemiştir. Her ülke, rakip olarak gördüğü diğer ülkenin “Kürt” ya da “mezhep” sorununu canlı tutmanın politik ve askeri avantajını kullanmaktan çekinmemiştir.
Bu çerçevede Irak’taki soruna taraf olan başlıca aktör ülkelerin, söz konusu etnik unsurlara yaklaşım biçimlerini ve bunların sonuçlarına ilişkin gelişmeleri ayrı ayrı ele almakta yarar vardır.